Forum: Tanışma
Saliha - 2007-06-22 12:11:31
Kâinatın içinde olup bitenleri nasıl değerlendirmeliyiz?
sevgili dostlar !....
Bu sorunun kısa cevabı şöyle verilebilir: “Kâinat Allahın mülküdür, onda olup bitenler de yine Allahın ilahi icraatlarıdır. Bu bakış açısıyla neye baksak hem ilmimiz artar hem de tefekkür sevabı kazanırız.”
Sorunun cevabı, mahlukat alemini ilâhî sıfat ve isimlerin tecelligahı bilme idraki içinde yazılmış bütün ilmi eserlerdir.
Burada kısa bir değerlendirme yapmakla yetineceğiz:
Düşünüyorsunuz, zihniniz bir fikir üzerinde yoğunluk kazanıyor ve sonunda bir sonuca ulaşıyorsunuz. Fikir zihninizden doğmuştur ve onu bilen tek insan da sizsiniz. Elde ettiğiniz bu manevî mahsulünüzden başkalarının da faydalanmasını arzu ediyor ve onu yazıya döküyorsunuz. Böylece, ilim ve fikir, kâğıt ve mürekkeple kendini göstermiş oluyor. Ne kâğıtta, ne de mürekkepte ilim olmadığını çok iyi bilenler hükümlerini tereddütsüz veriyor ve bu kâğıt, diyorlar, ilme mazhar olmuş, onda ilim okunuyor, her cümlesi bilgi saçıyor. Bu hükümle birlikte nazarlar size dönüyor, teşekkür size ediliyor, tebrikleri siz alıyorsunuz.
öteden kendini bilmez bir grup çıkageliyor. Yazıyı okur okumaz başlıyorlar kâğıda övgüler yağdırmaya. Bu da nasıl olur, demeyiniz. Her gün dergilerde, yahut ders kitaplarında bunun yüzlerce, binlerce misâlleriyle karşı karşıya değil miyiz?
Mahsûle bakarak tarlayı methedenler bundan farklı bir şey mi yapıyorlar. Anatomi kitapları insan bedenindeki ince hikmetleri ruhsuz bir üslûp ile anlatırken bunun bir benzerini sergilemiş olmuyor mu?
Burada masdar (sudur yeri, çıkış noktası, kaynak) ile mazhar (onun zahir olduğu, göründüğü mekan) birbirine karıştırılmaktadır.
Kitap ilimden çıkıyor; masdar ilimdir, kitaplar mazhar.
ibadet imandan çıkıyor; masdar imandır, ibadet mazhar.
Sadaka merhametten çıkıyor; masdar merhamettir, sadaka mazhar.
şu uçsuz bucaksız feza âlemi kudretten çıkıyor; kudret masdardır, âlemler mazhar.
Hücreler, çekirdekler, genler, atomlar hikmetten haber veriyorlar; hikmet masdardır, bunlarsa mazhar.
Misâlleri çoğaltabilir ve bir cümlede özetleyebiliriz:
Mahlûkat mazhardır, ilâhî sıfatlar ve isimler ise masdar.
Bütün fen bilimcilerimiz varlık âleminin mazhar olduğu ilâhî ilim ve hikmetten anlayabildiklerini yazıya dökmekle şeref kazanıyor, bilim ödülleri alıyorlar. Ama bazıları, bu cansız ve şuursuz varlıklarda tecelli eden ilmin kaynağını, araştırmaksızın onları anlamaktan dem vuruyor ve alkış topluyorlar.
Halbuki, hikmetle yapılmış bir varlık olarak, bir başka varlığı anlamaya çalıştıklarını düşünseler, hem kendilerine hem de o varlığa bu mânâ deryasının nereden geldiğini düşünseler, gerçeği bulacak, hakka erecekler. şöyle bir düşüncede gelebilir aklımıza.
Allah,kainati ve icindekileri ihtiyaci oldugu icin mi yaratmistır?
Yeryüzünün tamamını küçücük aynalardan oluşmuş farz edelim. Bu aynaların ışık ve sıcaklığı gökteki güneşten alacakları apaçık bir gerçektir. Gökteki güneşin aynalarda yansımasında, onları ışıklandırmasında bir ihtiyacı olduğu düşünülemez. Yani güneşin aynalarda yansıyıp yansımaması bir ihtiyaçtan dolayı değildir. Yansıma hadisesi olmasa da onun ışığından, sıcaklığından, yedi renginden hiçbir şey eksilmez. Güneş, ışığı ve kütlesi ile ne ise yine odur. Yansıma olayındaki bütün fayda ve menfaat, ancak aynalara aittir. Onlar, karanlıktan kurtulup, ışığa kavuşma hususunda güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş, onların aydınlığa çıkmalarına muhtaç değildir.
şimdi yukarıdaki örneği biraz daha geliştirerek güneşi ilim, irade, kuvvet ve hayat sahibi; aynaları da akıl ve şuur sahibi olarak kabul edelim. şimdi tekrar düşünelim, akıl ve şuur sahibi aynalar, güneşi sevmeleriyle güneşin mükemmelliğine, muhteşemliğine ne katabilirler? Yahut ona isyan ederek onun yüce şanından ne eksiltebilirler? Mesela güneşin bitki ve hayvanlara ışık vermesinde ne faydası olabilir? Yahut vermemesinde, onun için ne eksiklik düşünülebilir? Elbette hem fayda hem de zarar onlara aittir.
Aynen yukarıdaki misaller gibi, Allahın varlık âlemini yaratmasında Onun sonsuz kemalinde bir fazlalık olduğu düşünülemez. Mevcudatı yaratmasaydı yine onun kemalinden hiçbir şey eksik olmazdı. Mesela hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin, üzerimizde bir çadır gibi çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle süslenmiş bir halı gibi ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar bize aittir.
Hak Teâlâ, ne varlıkların yokluktan varlık âlemine çıkmalarına, ne meleklerin onu sena ve methetmelerine, ne de insanların ibadet ve itaatlerine muhtaçtır. Bunlar olsun ya da olmasın, O, zatında hamd ve senaya lâyık, eşi, misali, dengi olmayan bir Allahtır. Sonsuz zenginlik sahibi, her şey kendisine muhtaç ve o hiçbir şeye muhtaç olmayan Allahın ihtiyaçtan münezzeh olduğunu böylece tespit ettikten sonra, kâinatı niçin yarattığı hususuna bakalım.
Kâinatın yaratılmasındaki en önemli cihet, Allahın kendi manevi cemal ve kemalini, yani ilminin eserlerini, kudretinin harikalarını, isimlerinin tecellilerini, zenginliğinin genişliğini, ihsan, şefkat ve merhametinin yansımalarını, varlık aynalarında bizzat kendisinin müşahede etmesidir.
Kâinatın yaratılmasının ikinci ciheti Allahın rahmetidir. Rahman ve Rahim olan Allah, insanları ve diğer canlıları yokluk karanlığında bırakmayı dileyebilirdi. Ama Onun o sonsuz rahmeti buna müsaade etmemiş ve bu varlık alemi ve ondaki bu sonsuz canlı alemler varlık sahasına çıkmışlardır.
Kâinatın yaratılışının üçüncü ciheti ise ahiret alemine bakmaktadır. Hadis-i şerifte bildirildiği gibi “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Tarlanın yaratılması mahsulleri içindir. Bu fani dünyanın mahsulü ebedi ahiret alemleridir.
Bu üçüncü gayede en büyük pay insan nevine ve o nevin temsilcileri olan peygamberler taifesine ve onların reisi olan ahir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Muhammede (asm.) aittir. Yani alemler Onun için ve onun tebliğ arkadaşları olan diğer peygamberler için ve bu irşat ve ikaz kafilesinin izinde giden salih ümmetler için yaratılmıştır.
hudanın Esmasın da selamette olun.
06 Ankaralı - 2007-07-19 10:22:27
güzel bir paylaşım teşekkürler
http://www.kucukyakali.de